20 Kasım 2010 Cumartesi

Ahmet Ümit Röportajı

Geçtiğimiz aylarda Ajanda Dergi'de yayınlanan, Ahmet Ümit'le yaptığım röportaj bu kez de kaçıranlar için gelsin :



·         Romanlarınızda yarattığınız karakterlerin bir parçasının Ahmet Ümit’in kendisi olduğunu söylediniz. Yine de tüm kitaplarınızı değerlendirdiğimizde, kendinize en yakın bulduğunuz karakter kimdir?

Evet, yazdığım bütün karakterler, kendi duygu ve düşüncelerimden yola çıkarak oluşturduğum kahramanlardır. Çünkü her insanda bütün insanlığın özellikleri vardır. Ama bunlar içinde kedime çok yakın hissettiğim bazı karakterler de var tabii. Örneğin Patasana karakterini kendime çok yakın bulurum. Çünkü, hayata büyük bir coşkuyla başlar ama giderek insanların bu muhteşem yaşamı nasıl kötü hale getirdiğini anlar. Büyük bir düşkırıklığının içine düşer. İntikam almak ister ama bu yolun kendisini daha da beter bir hale getireceğinin farkında değildir. Onun karşılaştığı yıkımı, içinde kopan büyük fırtınayı çok iyi anlıyorum. Başına gelenler için onu öteki karakterlerimden biraz daha fazla seviyor olabilirim. Yine Kukla romanımdaki Adnan Sözmen karakterini de, kaybetmiş biri olduğu için biraz daha fazla seviyor olabilirim.


·         Kitap yazma sürecinde önce kişilere mi karar verirsiniz, mekanlara mı, olaylara mı? Belirlediğiniz bir yönteminiz var mı?

Önce fikir gelir. Örneğin İstanbul hakkında bir roman yazmak fikri doğunca, şu soruları sorarım. İstanbul’la ilgili neyi anlatacağım? Roman hangi dönemde geçecek? Bu soruların yanıtlarına göre araştırmaya başlarım.  Okumalar, incelemeler, uzmanlarla konuşmalar, geziler... Araştırmam ilerlerken, yani yazacağım konuyu öğrenmeye başlarken, romanın hikayesi de belirginleşir. Hikayeyle birlikte kurgu ortaya çıkar. Kurgunun ardından da karakterlerin kimler olacağı ve nasıl niteliklere sahip olacaklarına karar verilir. Onlar hakkında ayrıntılı notlar tutar, fiziksel özelliklerinden tutun da psikolojik niteliklerine kadar herşeyi ayrıntılarıyla anlatmaya çalışırım.



·         Beyoğlu Rapsodisi’nde Beyoğlunda rehberlik ettiniz bize, İstanbul Hatırası’nda ise tarihi yarımadada. Tek başınıza İstanbul gezilerine çıktığınızı tahmin ediyorum, hangi semt yada mekanlar size huzur verir? İstanbul dışında etkilendiğiniz şehiler var mı?

Tarihi yarımada’yı çok severim. Balat’ın, Kocamustafapaşa’nın ara sokaklarında, yoksul evlerden yemek kokuları etrafa yayılırken gezmeye bayılırım. Beyoğlu’nda Galata Mevlevihanesi’nin bahçesinde oturmayı dünada hiçbir şeye değişmem. İnsana büyük bir dinginlik, huzur verir. Hafta arası adaları gezmeyi de çok severim. İnsansız sokaklarda, tembel kediler gibi aylak aylak dolaşmak gibisi yoktur.

İzmir’i çok severim, Konya’nın bazı semtlerini, yine Bursa’nın bazı semtlerini, Mardin’i özellikle de Midyat ilçesini, Eskişehir’i tabii Gaziantep’i... Bu şehirlerde birkaç gün geçirmek, turist gibi değil sanki orada yaşıyormuş gibi hissetmek, benim için muhteşem bir deneyimdir.


·         Genç Türk yazarlarını okur musunuz ?
Tabii okurum, ülkemiz edebiyatının geleceği onlardır. Genç Türk yazarlarının neredeyse çıkan her kitabını alırım ama yalan olmasın beş on sayfa göz ataram, beni sararsa devam ederim, sarmazsa bırakırım. Bu o kitabın kötü olduğu anlamına gelmez, belki de ben anlamamışımdır. Ama anlamak için tekrar tekrar okuyacak zamanım olmadığından ne yazık ki bırakmak zorunda kalırım.


·         Şu sıralar Türk Televizyonlarında da polisiye diziler boy göstermeye başladı. Kurgu, oyunculuk ve bütünlüğü göz önüne aldığnızda, yarattığı etkiyi nasıl buluyorsunuz ? Sürekli takip ettiğiniz bir polisiye dizi var mı yerli yada yabancı ?

Ne yazık ki ülkemizde polisiye dizi olarak adlandırılan dizilerin neredeyse çoğu polisiye olmaktan çok uzaktır. Çünkü polisiye dizi, ne polislerin yaşam hikayesiyle sınırlıdır, ne de racon kesen mafya şeflerinin cinayetlerini anlatır. Polisiye dizi, gizemli suçu anlatır. Henüz ülkemizde televizyon izleyicisinin böyle bir dizi izleme kültürüne sahip olduğunu düşünmüyorum. O yüzden yapımcılar, sağlam polisiye diziler değil, ya polislerin traji-komik öykülerini, ya yarı deli polisler karakterlerinin gündelik yaşamlarını ya da suç örgütlerinin başından geçmesi muhtemel öyküleri anlatmayı seçiyorlar. Zekadan yoksun, bol şiddet, bol komiklik, bol saçmalık içeren diziler. Çünkü halk bundan hoşlanıyor, inceden inceye tasarlanmış, düşünülmüş, zekaya dayanan senaryoları takip edecek bir anlayış henüz bizim televizyon izleyicisinde oluşmamış durumda.

Amerikalıların yaptığı CSI (Olay Yeri İnceleme) öykülerini anlatan dizileri ise ruhsuz ve fazla teknik buluyorum. Cinayetin insanlar üzerinde yarattığı tahribatı aktarmak yerine, kurşunun ya da bıçağın insan bedeninde yarattığı tahribatı anlatmayı tercih ediyorlar. Oysa şiddetin yükseldiği günümüz toplumunda, duyduğumuz gereksinim şiddetin açmaz bir yol olduğunun anlatılmasıdır. Cinayetin ölümü yüceltmekten başka bir işe yaramadığının altının çizilmesidir.


·         Bir sonraki kitabınıızn konusu belli mi? Komiser Nevzat’ın hayatını okuyacağız galiba, eşi ve kızının başına neler geldiğini...

Hayır, Nevzat’ın ailesinin başına gelenleri bir başka romanda okuyacağız. Sıradaki roman tarihi bir polisiye. Daha doğrusu tarihi bir politik komplo. Gerçek bir olayı anlatacağım ama Bab-ı Esrar’ romanımda başıma gelenlerden sonra romanın konusunu artık açıklamıyorum. Sadece, Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli bir padişahının iktidar olduğu dönemde yaşanan, soluk kesen bir politik suikasti kaleme alacağımı söyleyebilirim.

3 yorum:

Aslısın dedi ki...

Patasana, en sevdiğim kitabıydı hatta Ahmet Ümit ile tanışmama vesile olan kitaptı. Bir kadın, dolmuşta bahsederken, kulak misafiri olup, almıştım.
Onu hatırladım şimdi :)

neslinnce dedi ki...

Çok teşekkürler. Ne hoş bir söyleşi olmuş.

Dışavurum dedi ki...

Aslı, şimdiye kadar Bab-ı Esrar, Beyoğlu Rapsodisi ve İstanbul Hatırası kitaplarını okudum yazarın, ama diğer kitaplarını da okumaya heves ediyorum. Dolmuşta bile bahsi geçen :) Patasana'yı özellikle çok merak ediyorum.

Ben teşekkkür ederm neslinnce :)